PİYASA EKONOMİSİ VE KENTSEL DEĞİŞİM

0
1096

Şehirler, kendi bünyesinde ve çevresinde üretilen mal ve hizmetlerin pazarlandığı dışa açık yerleşimlerdir. Bu mal ve hizmetlerin pazarlanmasını sağlayan yoğun insan hareketi yeni fikirlerin ve teknik uygulamaların da taşıyıcısıdır. Yeni fikirler şehirde gelişir. Büyük dönüşümlerin kaynağı olan siyasi ve ekonomik kararlar öncelikle şehirlerde etkili olur. Özellikle büyük şehirlerin merkezleri, yeni fikirlerin ve köklü değişimlerin ortaya çıktığı ve ilk uygulandığı alanlardır.
GELENEKSEL KENTİN MERKEZİ
Şehir merkezleri, şehirlerin bölge ve ülke içindeki konumunu, tarihi gelişimini, şehrin ekonomik ve sosyal gücünü ve etkinliğini en iyi yansıtan bölgeleridir. Şehrin gelişmişlik düzeyi, halkın kültürü, inaçları ve yaşama biçimi, meslekler, geçim kaynakları kent merkezinde yoğunlaşan ilişkilerden anlaşılır. Şehirde uygulamaya konulan yenilikler ilk olarak etkisini merkezi iş alanlarında gösterir.
Nüfus artışının yavaş olduğu sanayi öncesi kentlerin merkezleri, ticaret, zanaat ve yönetim birimlerinin yoğunlaştığı bölgelerdir. Kentte ve çevresinde üretilen malları toplayarak iç ve dış pazarlara sunan, şehirde bulunmayan malları dış pazarlardan temin eden tüccarlar kentin merkezinde faaliyet gösterir. Halkın ihtiyacı olan ev ve el aletlerini üreten zanaatkarlar ve üretilmeyen aletleri dış pazarlardan temin edenler de şehrin merkezindedir.
Geleneksel şehrin merkezinde iş yerleri ve konut yapıları henüz tam olarak farklılaşmamıştır. Kentin yöneticileri, tüccarlar ve zanaatkarlar, işyerlerinden kısmen farklılaşan, fakat esasen işyerlerinin birer organik uzantısı görünümünde olan konutlarda oturur.Şehrin en büyük mabedi, pazar yeri, çarşı ve yönetim birimleri kent merkezindedir. Merkezde işyeri ve evi olanlar kentin varlıklı kesimidir. Kentin merkezi, ekonomik bakımından en kıymetli bölgesidir.
Geleneksel Şehirlerin merkezlerinde ilk köklü değişim, sanayi toplumuna geçişle yaşanmıştır. Bazı şehirlerde, eski kent merkezleri olduğu gibi bırakılarak hemen yanında geniş cadde, sokak ve meydanlarıyla sanayi toplumunun ihtiyaçlarını karşılamaya elverişli yeni merkezler kurulmuştur. Bazı şehirlerde ise, kent merkezleri tamamen yıkılarak yeni cadde sokak ve meydanlar açılmıştır.
GELENEKSEL MERKEZDE İLK DEĞİŞME
Sanayi şehirlerinde, tüm kentin ve yakın çevresinin ekonomik faaliyetleri, yönetim ve denetim birimleri yine kent merkezinde yoğunlaşır. Bu hizmet ve faaliyetlerin yürütülmesi için yeni açılan cadde ve meydanlar üzerinde hükümet konağı, adliye, belediye, ticaret ve sanayi odası, borsa gibi resmi binalar yapılmıştır. Ticaret ve sanayinin gelişmesi ile bankalar, sigorta şirketleri, avukatlar, doktorlar ve diğer serbest meslek mensupları da yeni açılan caddeler üzerindeki binalara yerleşmiştir. Tüm bu hizmet ve faaliyetlerin yürütülmesi için yapılan binalarla fiziki görünümü değişen kent merkezinin değeri geleneksel şehirlerin merkezine göre daha da artmıştır.
Geleneksel Türk şehirlerinde ilk değişim, 19. Yüzyılın başında orduda ve yönetimde modernleşmenin etkisi ile başladı. Ordudaki modernleşmenin mimarideki sembolü olan anıtsal askeri kışlalar, şehirlerin hemen bitiş noktalarında inşa edildi. Yönetimde modernleşmenin sembolü olan hükümet konağı, adliye, belediye, postane, hastane ve okul gibi binalar ise kent merkezlerinde fakat geleneksel dokuya karışmayacak şekilde ayrı mekanlarda yapıldı. Yoğun batı hayranlığının ürünü olan bu binaların hepsi, mekan kurguları ve mimarı tarzları bakımından geleneksel Osmanlı yapılarından farklıdır.
Şehirleşmede cumhuriyetin ilk yirmibeş yılı, sanayileşmiş batı ülkelerini örnek alan Osmanlı modernleşmesinin daha radikal tonda ve boyutta devamı niteliğindedir. Aradaki en önemli fark, demiryollarının yaygın hale gelmesidir. Cumhuriyet döneminde demir yolu, şehirleri yeni semtlerinden birbirine bağlayan, değişimin ve modernleşmenin taşıyıcısı kabul edildi. Demiryolu, ulaştığı şehir ve kasabalarda, gar binası, istasyon yapıları, lojmanları ve çevre düzenlemesiyle şehirde cumhuriyet modernleşmesinin sembolü haline geldi.
Şehri genişleten ve modernleştiren yeni bir aks olarak planlanan istasyon caddesindeki diğer yapılar da geleneksel kent dokusundan farklıdır. Yeni hükümet konağı merkeze en yakın alanda olmak üzere, belediye, postane, hastane, halkevi gibi modernleşmenin sembolü olan kamu binaları istasyon caddesi üzerinde sıralanmıştır. Cumhuriyetin ilk yirmibeş yılında şehirlerde fazla bir nüfus artışı olmadığı için yeni açılan caddeler üzerinde gevşek bir yapılaşma vardır.Ankara ise, yeni rejimin başkenti olması nedeniyle, nüfusu hızla arttı ve daha yoğun şekilde yapılaştı.
YABANCI UZMANLAR VE DEVLETÇİ MODERNLEŞME
Cumhuriyetin öncü kadroları, Osmanlı – İslam geleneğinden koparılmış, laik ve modern bir ulus oluşturmada şehirlerin önemine inanıyordu. Başkent seçilen ve bu ideolojinin sembol şehri olarak görülen Ankarada ise çok köklü yatırımlar planlanıyordu. Ne var ki o dönemde bu köklü değişimi sağlamaya yetecek kadar mimarlık ve mühendislik bilgisi mevcut değildi. Yerli mimar ve mühendisler hem sayı olarak az, hem de köklü değişimleri gerçekleştirecek anlayışta değildi.
Yeni Türkiyenin modern başkentini kurmak üzere Avrupadan şehir plancıları ve mimarlar davet edildi. Herman Jansene başkentin yeni planı hazırlatılırken, bu plana göre yeni kamu binalarının yapılması görevi Ernst Egli ve Clemens Hozmaister gibi yabancı mimarlara verildi. İstanbulda modernleşmenin gereği olan plan revizyonlarının yapılması görevi ise Henry Prosta verildi.
Jansen, modern Türkiyenin şehircilik anlayışını temsil eden örnek şehir olarak Ankaranın ilk planını 1929 yılında hazırladı. Jansen planında, dik açılarla kesişen geniş ve uzun caddeler, bu caddeler arasına yerleştirilen gevşek dokulu konut alanları ve akslar boyunca ard arda sıralanan kamu binalarına yer veriliyordu. Ulustan başlayıp Yenişehir ve Çankayaya doğru uzanan bulvar üzerinde yapılan Sümerbank, Merkez Bankası, Opera, Etibank ve nihayet bakanlık binaları şehir merkezine resmi yapılardan oluşan bir başkent özelliği kazandırdı.
Bulvarın ve diğer geniş caddelerin üzerinde ayrıca modern Ankaranın yeni sakinlerinden olan siyasetçi ve yüksek bürokratların yaşama biçimini sembolize eden müze, sergi salonu, tiyatro, sinema, gazino ve restoran gibi eğlence mekanları yerleştirildi. Daha sonra Anadolunun diğer şehirlerinde örnek alınarak tekrarlanan Jansenin bu yeni kent merkezi modelinde, geleneksel sivil İslami mirası tamamen reddeden, devlet eksenli bir modernleşme egemendir.
Henry Prostun İstanbul için hazırladığı plan da Jansen planı gibi ulus devletin laik reformlarını kentsel mekana görsel ve fiziksel olarak uygulayan ideolojik bir araçtır. Prostun 1937 tarihli İstanbul planında, geleneksel içe kapalı ve çıkmaz sokaklı mahallelerin önü geniş caddelerle açılarak, bir bakıma mahallede yaşanan sivil hayatın mahremiyetini gizleyen örtü kaldırıldı. Motorlu araç trafiği düşünülerek planlanan geniş caddeler üzerindeki Bizans dönemi yapılarının önü açıldı. Fetihten sonra külliyelerin avlularına dönüştürülen Greko-Romen kentsel mekanlar eski kimlikleriyle yeniden meydana çıkarıldı.
Piyasanın gelişmemesi ve henüz ülkede sivil sermaye birikiminin oluşmaması da şehirlerde resmi alanların baskın bir görünümde kalmasına neden oluyordu. Gerçi cumhuriyetin ilk yıllarında da özel sektör desteklendi. Ancak dönemin dünya konjönktürünün de etkisi ile 1930lu yıllarda ekonomik devletçilik daha baskın hale geldi. Devlet kurumsal hizmetler için gerekli olan binaların yanında fabrikaları da doğrudan kendisi yaptı. Sümerbank ve Etibank bünyesinde çok sayıda fabrika ve işletme yapıldı. Bu fabrikaların yöneticilerinin aileleri ile birlikte yaşadığı geniş kampüslerinde batı tarzı modern yaşama biçimi de yerli halka gösteriliyordu.
1950lere kadar uygulanan devletçi ekonomik politikalar ve köy- şehir nüfus oranının değişmemesi nedeniyle şehirlerde fazla imar hareketi olmadı. Devlete yakın şehirli eşrafın yaptığı sınırlı sayıdaki apartmanlar dışında, şehir merkezlerinin fiziki görünümünü belirleyen kamu binalarıydı. 1950den itibaren karayolu yapımına hız verilmesi ve araba kullanımının yaygınlaşmasıyla nüfus hareketlendi. Tarımda makinenin kullanılmaya başlanmasıyla boşta kalan nüfus şehirlere akın etti. Doğal nüfus artışının üç katı oranında göç alan büyük şehirlerde, çok yoğun konut ihtiyacı oluştu. Şehirlerde o güne kadar planlanan imarlı alanlarda yapılan apartmanlar yetersiz kalınca, kentlerin çevresi boş kamu arazilerini işgal eden köylü nüfusun yaptığı gecekondularla doldu.
1970lerde şehir merkezinde konut ihtiyacını karşılamak için apartmanlar yapılırken, şehrin çevresindeki boş arsalar üzerinde de kooperatifler aracılığıyla konut ve küçük sanayi siteleri yapıldı. Devletin kredi desteğiyle teşvik edilen bu sitelerdeki iş yerlerine, şehir merkezindeki eski çarşıların dar mekanlarında ve apartman altlarındaki dükkanlarda çalışan küçük atölyeler taşındı. Atölyelerin taşınmasıyla daha temiz ve düzenli hale gelen dükkanlarda ise ticaret yoğunlaştı. 1980lere kadar devlet fabrika yapmayı sürdürdü ve şehirler kamunun ve özel sektörün yaptığı binalarla büyüdü. Bu dönem kent merkezlerinin, tarihinde ekonomik olarak en pahalı ve sosyo-kültürel açıdan en etkili olduğu yıllardır.
PİYASA EKONOMİSİNE GEÇERKEN
1980 kentlerde piyasa ekonomisinin sonucu olan köklü değişimlerin başlaması bakımından önemli bir dönüm noktasıdır. Bu tarihte ekonominin kontrolünü eline alan Turgut Özal, yıllardan beri sürdürülen devletci – korumacı ekonomiden piyasa ekonomisine geçiş için gerekli olan yasal alt yapıyı hazırladı. İç pazara önem veren korumacı politikalardan piyasa güçlerinin egemen olduğu düzene geçildikçe, toplumdaki farklı sosyal ve ekonomik grupların kent içindeki mekansal dağılımı ve rolleri değişti.
İç ve dış ticaret hacminin artması, büyük sermayenin inşaat sektöründe yatırıma yönelmesi kent merkezlerinin çehresini değiştirdi. Büyük şehirlerde, geçmişten beri ekonomik ve sosyal aktivitenin yoğunlaştığı geleneksel kent merkezleri zayıfladı. İç ve dış ticaret hacminin artması ve pazarın genişlemesiyle, büyük şehirlerde bu değişimin sembolü olan yeni merkezler oluştu. Piyasa ekonomisine geçişin kent merkezlerinde meydana getirdiği diğer önemli değişimler ise şöyle sıralanabilir:
1- Kent içinde yeni plaza semtleri oluştu: Artan ticaret hacmini karşılamada geleneksel çarşı ve pazarlar yetersiz kalınca kent içinde yeni merkezler oluştu ve güç merkezi çevrede yeni kurulan zengin semtlere doğru kaydı. Ankarada Ulustan sonra kentin ikinci önemli merkezi olan Kızılay piyasanın taleplerini karşılamada yetersiz kaldı. Piyasanın güçlenmesinin sembolü olan Hilton, Sheraton, Karum, Atakule gibi iri cüsseli otel, çarşı ve iş merkezleri Kavaklıdere ve Çankayada yapıldı. İstanbulda da Levent, Maslak ve Mecidiyeköyde, Ak Merkez, Sabancı Center, Yapı Kredi Plaza, Medya Plaza gibi büyük şirket merkezlerinin ve banka genel müdürlüklerinin toplandığı plaza semtleri oluştu.
2- Parsel boyutunda büyümeden kitlesel büyümeye geçildi: Kent merkezinde, cadde ve sokaklar üzerindeki parsellere tek tek sıralanan apartman yapılarından, kentin çeperindeki büyük arsalar üzerinde çok sayıda bloktan ya da iş yerinden oluşan site tarzı yapılara geçildi Organize sanayi siteleri, organize iş yeri siteleri ya da konut siteleri halinde kitlesel büyüme başladı. Kentte çok büyük arazilerin imara açılması ile gerçekleşen büyümenin aktörleri artık güçlü sermaye kuruluşlarıdır. Kent içinde kalan kamu kuruluşlarına ait geniş arsalar da plan değişikliği yapılarak ve büyük imar avantajları sağlanarak güçlü sermaye kuruluşlarına satılmaktadır. Artık imar planları, sadece düzenli şehirleşmeyi gerçekleştirmenin aracı değil, şehir topraklarında değer artışı sağlamanın ve bu artışı paylaşmanın en etkili aracı haline gelmiştir.
3- Büyük alış-veriş merkezleri açıldı: Ticari hayatı, Piyasa ekonomisinin kurallarına göre organize etmesi nedeniyle, kent merkezlerinde büyük değişime neden olan gelişmelerden biri de çok katlı alışveriş merkezlerinin yaygınlaşmasıdır. 1980ler de kent merkezindeki küçük dükkanların birleştirilmesi ile başlayan bu değişim sonunda kent merkezlerinde çok katlı büyük mağazalar kuruldu. Ankarada Yeni Karamürsel, İzmirde Yeni Konak Adanada Çetinkaya mağazaları gibi, aynı şahıslara ait olan çok katlı mağazalar büyük alış-veriş merkezlerinin habercisi oldu. 2000li yıllardan itibaren ise ana ulaşım aksları üzerinde, içinde çok sayıda mağaza, market ve işyerinin bulunduğu büyük alış-veriş merkezleri yapılmaya başlandı. Kafe, lokanta, kitabevi, sinema, spor salonu, spa merkezi gibi çok yönlü hizmet sunan alış-veriş merkezleri yeni tarz bir yaşama biçiminin de habercisi olarak görülmektedir.
4- Tarihi kent merkezleri çöktü : Yapıldığı dönemler itibariyle motorlu araç trafiğine uygun olmadığı için zaten ulaşım zorluğu yaşanan tarihi kent merkezleri, yeni alış-veriş merkezlerinin sunduğu kolay ulaşım, ücretsiz otopark, soğuk ve sıcağa karşı korumalı kapalı mekanlar nedeniyle rekabet gücünü tamamen yitirdi. Ankarada Hacıbayram, Kale çevresi ve Hamamönü, İstanbulda Süleymaniye, Eyüp ve Balat gibi tarihi semtler, depocuların ve “merdiven altı” denilen küçük üreticilerin iş yerlerine ya da düşük gelirlilerin konut alanlarına dönüştü. Son yıllarda turizmin gelişmesiyle, bu semtler, tarihi özelliğini koruyacak şekilde yenilenerek eğlence ve hizmet sektörünün kullanımına tahsis edilmektedir.
5- Eski lüks semtler değer kaybetti. Büyük şehirlerin eski lüks semtlerinin orta ve üst gelir düzeyindeki sakinlerinin çoğu daha temiz ve güvenli bir çevrede yaşamak için şehir dışındaki yeni konutlara ve sitelere taşındılar. Ankarada Çankaya, Gazi Osmanpaşa, İstanbulda Bakırköy ve Teşvikiye gibi eski lüks semtler şehir merkezlerinin kirlenmesi, gürültülü ve güvensiz hale gelmesi nedeniyle konut semti olarak değerini kaybetti. Şimdi bu semtlerdeki binalar, genellikle gelişen piyasanın ofis ihtiyacını karşılamak üzere işyeri yada kafe, restoran, bar gibi işletmelere hizmet veriyor.
DEVLETÇİ MODERNİZM AŞILIRKEN
Piyasa ekonomisinin öngördüğü yeni ilişkiler sisteminde, cumhuriyetin devletçi modernizminin ön gördüğü meşruiyet çerçevesi yetersiz kalmıştır. Modern devletin başkenti olarak örnek alınması düşünülen Ankara, en fazla yasa dışı yapıları ve gecekondularıyla örnek olmuştur. Ne tamamen devletçiliğin egemen olduğu Sovyet şehirleri gibi kontrollü ve planlı gelişme sağlanmış, ne de piyasa ekonomisine geçişi rasyonel hale getirecek yasal altyapı hazırlanabilmiştir. Bir yandan kamuya ait imarsız araziler yasa dışı yollardan işgal edilirken, imarlı araziler üzerinde de her türlü estetik ve altyapıdan yoksun çirkin ve sağlıksız semtler kurulmuştur.
İç göçün hız kazandığı 1950 – 80 döneminde, şehirlerin gelişim yönünün belirlenmesinde ve düzenli bir şehirleşmenin ortaya çıkmasında, politik karar alıcılar ve plancılar yetersiz kaldı. Toplumun kendi iç dinamikleriyle geliştirdiği dönüşüm süreçleri ve bu süreçleri yöneten arsa mafyası ve gecekondu gibi yasa dışı aktörler daha etkili oldu. Şehirleri hukuka, bilimsel ve teknik kriterlere uygun birer tasarım ürünü olarak gören devletçi modernizmin insan ilişkilerini ve toplumsal gelişmeyi dikkate almayan yaklaşımı, konut sorununu, ve ulaşım sıkıntısını çözmede yetersiz kaldı.
1980 den itibaren yerleşen piyasa sisteminde ise, şehirlere bir tasarım ürünü olmaktan çok, pazarlanacak bir “ mal ve hizmet “ olarak bakılmaktadır. Piyasa ekonomisi yerleştikçe yükselen sermaye sınıfının ve üst gelir gruplarının talepleri şehrin gelişimini yönlendirmede daha etkili olmaktadır. Gümrük Birliğine tam üyelik, dış ticaretin serbestleşmesi, uluslararası sisteme bağlanan bankaların ATM hizmetlerini ve kredi kartı kullanımını yaygınlaştırması, elektronik ticaret ve fiyatlandırmada barkot sistemine geçilmesi gibi piyasa uygulamaları, insanın tüketim kalıpları ile beraber, kent içindeki geleneksel mekanların konumunu ve rollerini de hızla değiştirmektedir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.